Merhabalar,
Avrupa ekonomisine yön veren iki dev ülke Fransa ve Almanya, otomotiv sektörünün geleceğini ve küresel rekabeti şekillendirecek kritik bir uzlaşıya vardı. Bu iki ülke 2035 karbon emisyonu ve dönüşüm takviminde üreticileri rahatlatacak esneklikler üzerinde el sıkıştı. Ek olarak “Made in EU” (AB menşeli) ürün standartlarının çerçevesini yeniden tanımladı. Ancak bu anlaşmanın en dikkat çekici detaylarından biri, Brexit ile birlikten ayrılan İngiltere’nin sübvansiyonlar ve tedarik avantajları sağlayan bu özel statüye dahil edilip edilmeyeceğinin tartışılması oldu. Buna karşılık, Avrupa otomotiv sanayisinin en kritik üretim üslerinden biri olan ülkemiz mevcut taslağın içine giremedi maalesef.
AB’nin Çinli üreticilerin agresif fiyat politikalarına ve ABD’nin korumacı teşvik paketlerine yanıt olarak geliştirdiği “Made in EU” konsepti, nihai montajın yanı sıra, ana girdilerin ve tedarik zincirinin de kurgusal olarak Avrupa coğrafyasında kalmasını hedefliyor. Avrupa Komisyonu’nun desteklerinden, vergi muafiyetlerinden ve kamu alımları teşviklerinden yararlanmanın ön şartı haline gelen bu etiket, kıtanın sanayi altyapısını korumak amacıyla tasarlanıyor.
Ancak sorun tam da burada ortaya çıkıyor: Serbest Ticaret Anlaşması (STA) imzalayan İngiltere’ye esneklik tanınması tartışılırken, 1996’dan bu yana AB ile Gümrük Birliği içinde olan Türkiye’nin devre dışı kalma riski, tedarik zincirlerinin mantığıyla çelişiyor.
Otomotiv sanayimiz, yalnızca montaj hatlarıyla ihracata öncülük etmiyor. Yan sanayisi, Ar-Ge merkezleri ve nitelikli iş gücüyle Avrupa ekosisteminin ayrılmaz bir parçası olmuş durumda. Türkiye’den AB’ye yapılan milyarlarca dolarlık araç ve yedek parça ihracatı, Avrupalı ana üreticilerin (OEM) de maliyet avantajı elde etmesini sağlayan önemli bir iş hacmi.
Eğer Paris ve Berlin’in çizdiği yeni “Made in EU” sınırları Türkiye’yi kapsamazsa, Avrupalı üreticiler Türk tedarikçilerden parça almak yerine yerel üreticilere dönmek zorunda kalabilecekler. Bu durum, otomotiv yan sanayimiz üzerinde ciddi bir sipariş kaybı riski yaratabilecek. Dahası; ülkemize yönelen doğrudan doğrudan yabancı yatırımların da yön değiştirmesine yol açabilir.
Peki, bu son sevimsiz durumdan çıkış yolumuz nasıl olmalı?
Türkiye olarak elbette pasif bir izleyici olup bekleme lüksüne sahip değiliz. Gümrük Birliği’nin yeşil ve dijital dönüşüm merkezli olarak güncellenmesi gereği, şimdi bir kat daha acil hale geldi.
Gerek sanayi temsilcileri ile, gerek se diplomatik kanallar üzerinden, otomotiv sanayimizin “Made in Europe” ekosistemine entegre edilmesi gerektiğini yoğun olarak vurgulamalıyız. Ülkemizin dışarıda bırakılması, yalnızca milli ekonomimize zarar vermeyecek. Tedarik maliyetleri artacak olan Avrupalı üreticiler de zarar görecekler. Almanya ve Fransa’nın uzlaşısı nihai karar olmasa da kendimizi güçlü savunmak için sanayi stratejimizi hızla bu yeni korumacı dalgaya göre güncellememiz gerekiyor.
Made in EU doktrininin otomotiv sanayimiz için artık çok kritik hale gelmekte olduğunu, topyekun ve güçlü bir sesle Avrupa Komisyonu’nun ülkemizi ıskalama lüksü olmadığını göstermek zorundayız. Onun için aşağıdaki ev ödevimizi en iyi şekilde yapmamız gerek:
1. Emisyon ticaret sistemimizi hızla uygulamak,
2. Gümrük Birliği yapısını güncellemek,
3. Batarya hücresi, elektrod malzemesi ve batarya yönetim sistemi üetimlerini hızla ülkemize çekmek.

0 Comment
Buraya Yorum Yazabilirsiniz